Doğadan ve Doğayla Öğreten Eğitim Modeli: Reggio Emilia

Geçen ay Altın Çağ Anaokulu Kurucusu Uzman Psikolog Ayşegül Ünal Saraç’ın anlatımıyla Reggio Emilia felsefesi ile tanışmıştık. İstedik ki çocuk eğitiminde fark yaratan bu felsefeyi daha yakından tanıyalım. Doğada ve doğayla öğrenmeye büyük önem veren Reggio Emilia ile ilgili merak ettiklerinizi Ayşegül Hanım’a sorduk.

Eğitim modeli olarak Reggio Emilia yaklaşımını benimsiyorsunuz. Dünyada başarılı sonuçları olan bir model. Bu modelin temel özellikleri nelerdir?

Reggio Emilia yaklaşımına modern çağın yaklaşımı diyebiliriz.  Dünyada pedagojik anlamda çocuğun tüm ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmış bir yaklaşım olarak görülmektedir. Özellikle Harvard Üniversitesi kurmuş olduğu ekip ve yürütmekte olduğu projelerle Reggio Emilia yaklaşımını mercek altına almıştır.

“Nedir bu yaklaşımı özel kılan şey?” derseniz; Reggio Emilia yaklaşımı her şeyden önce çocuklara sonsuz güvenmeyi gerektiren bir yaklaşım.  Yaklaşım çocukların sınırsız meraklarının önünde hiçbir şeyin duramayacağı görüşünden ivme alır. Çocuklar denemekten asla vazgeçmezler. Reggio çocuklarını bu kadar özerk ve kendine güvenli hale getiren, kesinlikle onlara olan yaklaşım, yani Reggio felsefesinden alınan ilhamdır. Reggio eğitimcilerinin, çocukların sınırsız potansiyeline ve öğrenme gücüne inancı tamdır.

Reggio Emilia okulunda tüm çocuklar; becerikli, meraklı, hayal gücü zengin, yaratıcı, diğerleri ve çevreleriyle iletişim kurarak işbirliği içinde hareket etme isteğine sahip birer birey olarak kabul edilir. Çocuklar bilgilerini kendi eylemleri ve diğer çocuklarla etkileşimleri sonucu oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla çocukların diğer çocuklarla ve yetişkinlerle kurdukları duygusal, sosyal ve zihinsel ilişkilerin niteliği, onların gelişimindeki tüm alanların merkezinde yer almaktadır. Reggio Emilia okullarında çocuk bilgiyle doldurulacak boş bir levha olarak görülmemektedir. Öğrenmeleri için en doğru, en iyi ve en uygun fırsatlar sunulduğunda onların öğrenmeye hazır oldukları kabul edilmektedir (Akdağ, 2006).

Çocuklara verilmek istenen, bilgiyi didaktik bir şekilde kazandırmak yerine, o bilgiyi proje sürecinde, çocuğun bir araç olarak kullanmasıdır. Dolayısıyla da, çocuklar yaşarken öğrenme metodunu tecrübe edinirler. Örneğin; resim dersinde, konu odaklı resim yapmak yerine, bir proje dahilinde, fikrini arkadaşlarına anlatmak, kendini ifade etmek için resim yapabilmek önemlidir. Bu noktada “resim yapmak” bir dil olarak kullanılmaktadır.

Reggio Emilia yaklaşımının bir diğer temel özelliği ise; çocuklara somut yaşantılar sunularak yeni keşifler yapmalarına fırsatlar sağlanmasıdır. Çocuklar sırasıyla araştırma, üretme ve hipotezlerini test etme aşamalarından geçmektedirler. Burada resim çizme, heykel, dramatik oyun gibi bir çok sembolik yolla kendilerini ifade etme imkanı bulmaktadırlar. Reggio eğitimcilerinin “çocuğun yüz dili” adını verdikleri bu görüş, çocukların somut yaşantıları sembolik ifadelere dönüştürmenin birincil yoludur.

“Öğrenme ortamının gücü”  dediğimizde ne anlamalıyız? Sınıf dışı etkinlikler neden bu kadar önemli?

Bu soruyu daha etraflıca araştırmak için “öğrenmenin yolları nedir?”sorusuna cevap arayalım;

Birinci yol: Çocuğun dış dünyaya ve gerçeğin kendisine götürülmesi
Çocuklar neyi öğrenecekse, ona dokunmalı, hissetmeli ve yaşamalıdır. Birinci yolda, çocuklar, dış dünyaya ve çevredeki gerçeğe temas ettirilir. Çocuk, toprağa, suya, ağaca, hayvana dokunarak, onları gözlemleyerek öğrenir.

İkinci yol: Dış dünyaya ait gerçeğin bir kısmının sınıfa getirilmesi
Gerçek hayatın risklerine karşın ikinci yol tercih edilir. Çocukların öğrenmesi gereken şeyler sınıfa getirilir ve öğrencinin sınıfa getirilen varlıklarla temas etmesi sağlanır. Sebze, meyve, toprak, hayvan vb. varlıklar mümkün olduğunca sınıf ortamında hazır hale getirilerek çocukların gözlemine sunulur. Sonuçta, çocukların gerçeğin bir parçasıyla etkileşim kurması öğrenmesi açısından etkili sonuçlar verir. İşte Reggio sınıflarımızda bu iki özellik ön plandadır.

Bu sebeplerle Reggio Emilia yaklaşımında çevrenin önemi büyüktür. Çevre, öğrenmenin gerçekleştiği ortamdır. Okulumuzda çevre, öğrenme merkezleri olarak adlandırdığımız, her biri farklı amaca hizmet eden ortamlardan oluşur. Çevre çocukların gelişimini desteklemek üzere amaçlı bir biçimde zengin materyallerle düzenlenmeli ve etkileşimi destekler nitelikte olmalıdır. Çünkü çevre kendi başına çocuk için bir öğretmen görevini görür.

Fiziksel mekanın tasarımı ve kullanımı Reggio’da çok önemlidir. Yaklaşıma göre öğrenme ortamının öğretici bir rolü vardır. Reggio’ya göre çevre üçüncü öğretmendir.

Mekan doğru şekilde tasarlandığında ve amaca uygun olacak şekilde düzenlendiğinde ilişkileri ve iletişimi canlandırır. Okuldaki bütün fiziksel mekanın ve içindeki araç gereç ve eşyaların tasarım ve organizasyonunun altında yatan bir düzen ve amaç vardır. Her yerin her bir köşesinin, ilgi çekme ve iletişim kurma potansiyeli bakımından zengin, çocuklar ve yetişkinler tarafından değer verilen ve özen gösterilen bir kimliği ve amacı vardır. Reggio okullarında fiziki mekanlar yani sınıflar merkezi bir öğrenme formuna göre dizayn edilmezler. Öğrenme merkezleri olarak adlandırılan alanlarda çocuklar küçük gruplar halinde çalışırlar. Öğrenme merkezleri sınırları belli alanlardan oluşurlar ve her bir merkez belli bir amaç doğrultusunda kullanılır. Her merkezin materyalleri ve yapısı farklıdır. Merkezler hem çocuğun odaklanmasını sağlayacak kadar ayrışmış hem de etkileşime imkan sağlayacak kadar şeffaf olmalıdır.
Reggio’nun en önemli özelliklerinden biri; bir yanını doğaya diğer yanını ise teknolojiye dayamış bir yaklaşım olmasıdır. Günümüzün en büyük ihtiyaçlarından birisi şüphesiz doğaya temas etme ihtiyacı. Çocuklar doğaya dokunmalı, doğal malzemelerden oyunlar yaratmalı, doğanın döngüsünün farkında olmalı ve doğaya duyarlılık göstermeli.  Reggio çocukları doğayı gözlemleme, doğadan malzeme toplama konusunda uzmanlaşmış durumda olurlar. Doğanın insanoğlunun vazgeçilmez bir parçası olduğunu çocukların doğayla temasında net bir biçimde gözlemlemek mümkündür. Bununla birlikte çağımızın bir gerekliliği teknoloji. Reggio ilhamlı sınıf ortamlarında  Reggio’ya özgü teknolojik araçlar bulunmalıdır. Özellikle ışıklı araçlar çocukları büyüler. Teknoloji doğru şekilde kullanıldığında çocukların ufkunu nasıl genişletebildiğini görmek insanı şaşırtır.

“Eller-Duygular-Beyin” üzerinden öğrenen çocuk neler kazanır?

Okul öncesi  çocuklarla 22 yılı geride bırakırken çocukların geleceklerine daha iyi nasıl dokunabiliriz sorusuna cevap arayışlarımız hiç bitmedi. Türkiye’de klasikleşmiş eğitim sisteminde daima konuşan, anlatan, yapan, yöneten öğretmendir. Çocukların rolü ise yalnızca öğretmene uyum sağlamaktır.  Çocuklar çiçek olur, kollarını bağlar, ne kadar hareketsiz çocuk olursak ne kadar suskun çocuk olursak, ne kadar uslu çocuk olursak öğretmenin gözdesi oluruz gözüne gireriz. Bu kadar hareketsiz, bu kadar meraksız, bu kadar suskun geçen başarılı (!) sınıflarda öğrenme gerçekleşir mi?  Tabi ki kocaman bir hayır!

Altın Çağ’da Reggio Emilia yaklaşımı gereği çocuklara merak tabanlı eğitim verilmektedir. Çünkü bu yaklaşım çocuğun doğasına uygun olan bir yaklaşımdır ve ancak bu şekilde çocuklar araştırma yapmaya heveslendirilebilirler. Merak tabanlı eğitim, gerek küçük öğrenimler gerekse proje çalışmalarıyla çocuğun anlamlı ve derinlemesine çalışmalar yapmasını destekler. Bir çalışmanın çocuklar için anlamlı ve ilgi çekici olabilmesi; merak uyandırabilmesi için çocuğun eline, kalbine ve beynine hitap edebilmesi gerekir. Bu sayede çocuğun ilgisini ve dikkatini çekmek kolay olacaktır ve öğrenme için gerekli motivasyon kendiliğinden belirecektir.

Çocuğun merak dilini anlamak üzere Lindfors (1999) bir kuram geliştirmiştir. Bir çeşit iletişim aracı olan bu merak dili, çocukların öğrenmelerine yardımcı olur, onların dünyaya ilişkin konuları anlamalarını sağlar. Lindfors, merakın bilmek ile bilmemek arasında bir çizgi olduğunu belirtmiştir. Böylece merak tabanlı eğitim çocukları bilmeme noktasından bilmeye götüren, kısacası bilgilerini yapılandırmalarını sağlayan eğitimsel bir yaklaşımdır.

Rinaldi (1998) merakı pusulaya benzetir. Merakın, bir pusula gibi, çocukların araştırma öğrenme maceralarını yönlendireceğini ve yol göstereceğini belirtir. Ayrıca merakın asla tren yolu gibi sabit ve durağan olmadığını söyler. Böylece çocuk çok farklı ve yeni yollar çizebilecek, yeni arayışlara girebilecektir. Merakı sayesinde çocuk, kitapların veya öğretmenin çizdiği doğru yol üzerinden değil, kendi düşünce ve tasavvurlarının, kendi mantığının işaret ettiği yol üzerinden gidecek böylece kendi bilgisini yapılandırması konusunda oldukça aktif ve etkin bir rol üstlenecektir. Merakın çocuğa çizdirdiği yol kestirme yol olmayacak ama çocuğun öğrenme konusunda önemli bir yol kat etmesini sağlayacaktır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.